Bu yıl Sabahattin Ali yılıydı diyebiliriz. Kürk Mantolu Madonna‘da aşkı yeniden bulduk, adeta yeniden keşfettik! O kadar çok okundu, beğenildi ve paylaşıldı ki, biz de merak edip bu gizemin perdesini aramaya karar verdik.

Edebi eserlerindeki toplumcu gerçekçiliğiyle Sabahattin Ali, eserlerine ağırlıklı olarak öykü türünde yazmasına rağmen romanlarıyla da ön plana çıktı. Romanlarında uzun tasvirlerle aşkı, sevgiyi işledi. Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan adlı romanları bu yıl yeniden keşfettiğimiz başlıca edebiyat eserleri. Öykülerinde ise sevgi ve aşk konusu ile beraber kırsal kesim sorunlarına değindi. Sanıyorum bizi bu yıl bizden alan aşk temasıydı ve Sabahattin Ali’de kendimizi yeniden bulduk.

Sabahattin Ali’yi sadece bu roman ve öyküleriyle değil,  şarkılarda vücut bulmuş şiirleriyle de tanıyoruz. Hiç eskimeyen şu mısralar ve kulaklarımızın aşina olduğu melodi gibi mesela;

Leylim Ley – Zülfü Livaneli

Döndüm daldan düşen kuru yaprağa
Seher yeli dağıt beni kır beni
Götür tozlarımı burdan uzağa
Yarin çıplak ayağına sür beni

Aldım sazı çıkmış gurbet görmeye
Dönüp yare geldim yüzüm sürmeye
Ne lüzum var şuna buna sormaya
Senden ayrı ne hal oldum gör beni

Ayın şavkı vurur sazım üstüne
Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne
Gel ey hilal kaşlım dizim üstüne
Ay bir yandan sen bir yandan sar beni

Yedi yıldır uğramadım yurduma
Dert ortağı aramadım derdime
Geleceksen bir gün düşüp ardıma
Kula değil yüreğine sor beni

 

Kürk Mantolu Madonna‘dan birkaç alıntı:

“Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor, rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum “Kürk Mantolu Madonna”yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum.”Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz. Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali, bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor. Düzenin sildiği kişiliklere, yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına (?) dair, yanıtlanması zor sorular soruyor.

 

“O andaki hislerimi, bilhassa aradan bu kadar seneler geçtikten sonra, anlatmama imkan yok. Yalnız orada, kürk mantolu bir kadın portresinin önünde, mıhlanmış gibi durduğumu hatırlıyorum. Resimleri seyredip geçenler, vücutlarıyla beni sağa sola itiyorlar, fakat ben olduğum yerden ayrılamıyordum. Bu portrede ne vardı?.. Bunu izah edemeyeceğimi biliyorum; yalnız, o zamana kadar hiçbir kadında görmediğim garip, biraz vahşi, biraz mağrur ve çok kuvvetli bir ifade vardı. Bu çehreyi veya benzerini hiçbir yerde, hiçbir zaman görmediğimi ilk andan itibaren bilmeme rağmen, onunla aramızda bir tanışıklık varmış gibi bir hisse kapıldım. Bu soluk yüz, bu siyah kaşlar ve onların altındaki siyah gözler; bu koyu kumral saçlar ve asıl, masumluk ile iradeyi, sonsuz bir melal ile kuvvetli bir şahsiyeti birleştiren bu ifade, bana asla yabancı olamazdı. Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum. Onda Halit Ziya’nın Nihal’inden, Vecihi Bey’in Mehcure’sinden, Şövalye Büridan’ın sevgilisinden ve tarih kitaplarında okuduğum Kleopatra’dan, hatta mevlit dinlerken tasavvur ettiğim, Muhammed’in annesi Amine Hatun’dan birer parça vardı. O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi, bir imtizacıydı.”

sabahattin ali

Sabahattin Ali bir şeyi daha ispatlıyor, o da sevgi ve aşkın zamanının olmadığını. Onlarca yıl öncesinde yazılmış edebi eserleri hala bugünün insanının duygularına tercüman olmayı sürdürüyor ve eminim ki yeni nesillerde de değerinden hiç bir şey kaybetmeden okunmaya devam edecek.

Sevgiyle okumalar…

Selma
www.Kipu.club
Sosyal Kütüphane